|
|
Şaron ve Dahası
Netanyahu hükümeti döneminde kendisi için "Altyapı bakanlığı"
adında yeni bir bakanlık ihdas edilerek hükümete alınan Ariel Şaron,
"Beyrut kasabı" unvanını 1982 Lübnan işgali esnasında gerçekleştirilen
ve çoğu kadın ve çocuk 991 kişinin öldürüldüğü Sabra ve Şatilla katliamları
dolayısıyla almıştı. Aslında Şaron insan kasaplığı konusundaki maharetini
ilk kez Sabra ve Şatilla katliamıyla göstermiş değildir. 1958'de gerçekleştirilen
Kibya katliamı da ona aittir. 12 Ekim 1958 gecesi Ariel Şaron komutasındaki
"Birlik 101" adını taşıyan 500 kişilik yahudi komando birliği
Batı Yaka'da bulunan Kibya adlı Filistin köyüne baskın düzenleyerek
67 kişiyi öldürdü. 75 kişiyi de yaraladı. Baskında 45 ev de enkaz haline
getirildi.
İsrail işgal devletinin elli yılı biraz aşan tarihine baktığınızda dışa
yansıyan politikasında genellikle bir "güvercin-şahin" dengelemesinin
olduğunu görürsünüz. Oysa İsrail işgal devletinin bu kısa tarihi işgallerle,
saldırılarla doludur. İşgal ve saldırı konusunda siyonist liderlerin
"barışçı" gösterilenleri ile "şahin" gösterilenleri
arasında bir fark yoktur. Ancak bunlar aynı hedefe doğru gidilen yolda
iki farklı sürücü olarak kullanılmaktadır. Yani bir otobüsün iki ayrı
kaptanı gibi. Biri yorulup gözlerine uyku basmaya başladığında diğeri
devreye giriyor. Bu arada öteki dinleniyor, kendisini yeni dönem ve
yeni vizyon için hazırlıyor. Fakat araç aynı araç, yolcular aynı yolcular
ulaşılması hedeflenen nokta aynı noktadır.
"Şahin" olarak gösterilen liderlerden saldırı ve tehdit politikasında,
psikolojik savaşta yararlanılıyor. Bu arada onlar vasıtasıyla İsrail'in
saldırgan tutumuna bir sahip bulunmuş oluyor. Onların tutumları aynı
zamanda "barışçı" diye lanse edilen liderlere değer ve itibar
kazandırıyor. Onların sayesinde ötekilerin dünya kamuoyuna kabul ettirilmesi
ve böylece "savaş" yoluyla gasp edilenler üzerindeki gayri
meşru hakimiyetin meşrulaştırılması amacıyla kullanılan göstermelik
"barış" politikasına değer kazandırılması kolaylaşıyor.
İsrail işgal devletinin Filistin özerk yönetimiyle yürüttüğü sözde "barış"
sürecinde oldukça önemli ve kritik bir merhaleye gelinmişti. Bu merhalede
artık Kudüs, mültecilerin geriye dönüşü, toprakların ve su kaynaklarının
paylaşımı vs. gibi ana meseleler konuşulacaktı. Barak'ın bu meselelerde
katı bir tutum sergilemesi yıllardan beridir sürdürülen göz yanıltıcı
"barış" sürecinin tıkanması anlamına gelecekti. Birtakım tavizler
vermesi ise İsrail işgal devletinin ileriye dönük hesaplarının alt üst
edilmesine sebep olacaktı. İşte bundan dolayı bir rol değişimine, sözünü
ettiğim "güvercin - şahin" dengelemesinde "şahin"
döneminin başlatılmasına ihtiyaç duyuldu.
Aslında "Beyrut kasabı" olarak anılan ve binlerce savunmasız
masum insanın ölümünden sorumlu bir kişinin önemli bir farkla İsrail
işgal devletinin başbakanlığını kazanabilmesi siyonist ideolojiyi benimsemiş
"seçici kitle"nin kimliğini ortaya koyması açısından gayet
dikkati calip ve ibret verici bir gelişmeydi. Onun iş başına getirilmesindeki
asıl amaç ise Filistin halkının direnişini kırmak için, onun temsil
ettiği vahşet ve saldırı çizgisinin psikolojik yıpratma gücünden yararlanmaktı.
Şaron'un seçilmesiyle birlikte yeniden "Ortadoğu'da savaş"
rüzgarları estirilmeye başlandı. İşin gerçeğinde bu bir psikolojik savaştı.
Bu savaşla Filistin halkının direnişinin kırılması, yıpratılması amaçlanıyordu.
Oysa Aksa İntifadası'nın başlangıç döneminde çok sayıda çocuğun öldürülmesinin
sorumlusu "barışçı" diye lanse edilen Barak'tır. Yani o da
elindeki askeri gücünü Filistin halkının direnişine karşı son raddesine
kadar kullanmıştı. Fakat buna rağmen Filistin halkının direnişi kırılamadı.
Bu kez o direnişin kırılabilmesi için Şaron'un o "vahşet"
imajından yararlanılmak istendi. Onun iş başına gelmesiyle birlikte
de hemen bir yandan psikolojik savaş ve bir yandan da medya savaşı başlatıldı.
Medya savaşının hedefi ise dünya kamuoyunu, siyonist işgal devletinin
çirkin ve vahşi saldırılarına psikolojik olarak hazırlamaktı. Zaman
içinde oluşturulan havadan bugün yararlanılarak Filistin halkına karşı
son derece vahşi ve insanlık dışı saldırılar gerçekleştiriliyor.
Bu sıralarda İslam alemindeki toplumların çoğunun kendi meseleleriyle
meşgul olmaları da siyonist işgal devletini saldırılarında rahatlatıyor.
Çünkü toplumların kendi dertleriyle dertlenmeleri siyonist saldırganların
gerçekleştirdiği saldırıların gölgede ve ilgiden uzak kalmasına sebep
olmaktadır. Bu durum da çağdaş emperyalizmin önemli bir başarısı olsa
gerek.
İslam aleminde toplumlar kendi dertleriyle dertlenirken yönetimler,
hem kendi halklarıyla barışık olmamaları hem de göbeklerinden ABD'ye
bağlı olmaları sebebiyle siyonist vahşet karşısında ara sıra içi boş
açıklamalar yapmanın ötesinde bir şey yapamamaktadırlar.
ABD ve Batı'nın insan hakları konusunda yaptıkları laf kalabalıklarının
ne kadar samimiyetten uzak olduğunu Filistin'de yaşanan manzaralar karşısındaki
tutumları bir kez daha gözler önüne serdi. Filistin topraklarında savunmasız
insanlar vahşice öldürülürken, evleri başlarına yıkılırken, yüzlerce
hatta binlerce insan evsiz barksız bir şekilde sokaklara bırakılırken
"insan hakları" kavramını sürekli dillerine pelesenk eden
Batılı güçlerden herhangi bir şekilde ses çıktığını duymuyoruz. Hatta
bunun da ötesinde siyonist saldırganların yanında yer alarak bu saldırılarında
onları haklı çıkarmaya çalışıyorlar.
Bu arada şunu da özellikle vurgulayalım , Filistin halkına karşı sergilenen
son vahşette özellikle Şaron'un adının öne çıkarılması da bir oyundur.
Bu oyunun amacı ise yukarıda sözünü ettiğim "şahin-güvercin"
dengelemesinin devam etmesine imkan sağlamaktır. Bu yolla ayrıca dediğimiz
gibi vahşete "bir sahip" bulunmuş olmakta, diğer siyasi organlar
ise bir bakıma olayın dışında gösterilmektedir. Oysa son vahşet İsrail
işgal devletindeki ileri gelen siyasi güçlerin birlikte ve dayanışma
içinde sergilemiş oldukları bir vahşettir. Çünkü mevcut hükümetin lideri
her ne kadar "Beyrut kasabı" unvanı taşıyan Ariel Şaron olsa
da bu hükümet, İşçi Partisi'nin de ortak olduğu bir "ulusal birlik"
hükümetidir. Bu hükümetin içinde "barış (!)" yanlısı olarak
gösterilen İşçi Partisi de yer almaktadır. Bu partinin yöneticisi ve
geçmişte güya "barış (!)" ödülüne layık görülen Şimon Perez,
Beyrut kasabının hükümetinde Dışişleri bakanı olarak görev yapmakta
ve vahşete dışarıdan gelecek tepkilerin önünü kesmek için diplomatik
oyunlar oynamaktadır.
İşin ilginç tarafı ise siyonist işgal devletinin vahşeti bu kadar zirveye
tırmandırmasına rağmen Filistin halkının direnişini kıramamasıdır. Bu
direnişin Türkiye'deki basın yayın organlarına yeterince yansıtılmadığıda
ortada. Sözün özü,Türkiye'deki kamuoyu Filistin halkının direnişinin
sadece taş atma eylemlerinden ibaret olduğunu düşünüyor. Çünkü emir
BÜYÜK YERDEN.!
|
|