|
|
Bu Aralar Ne Mi Yapıyorum?
Önemsiz bedenimi gezdiriyorum oradan oraya. Hayatın anlamını aramaktan
henüz bulamamışken vazgeçmiş olmanın rahatlığı ve sıkıntısı arasında,
tıpkı bir metronomun hareketleri gibi bir o yana, bir bu yana gidip
geliyorum. Metronomdan tek farkım gidiş gelişlerimin eşit ve senkronize
olmayışı. Zaten hayatımın hiçbir dönemi ve alanında senkronize ya da
düzenli olmayı seçmedim ki ben. Eminin başka biri olsa seçmedim yerine
"başaramadım ki" derdi bu durumda. Ama ben iyi kötü , doğru
yanlış , başarı , başarısızlık ,galibiyet mağlûbiyet, günah sevap gibi
kavramları kendimce ve gerekliliğine tüm kalbimle inanarak yeni baştan
şekillendirdiğim için olsa gerek bu durumun hayatımdaki karşılığı seçim
ya da ret şeklinde vuku buluyor hep.
Neyse konumuza dönelim bu aralar düşünce dünyam biraz karışık. Halbuki
eskiden daha yoğun olmasına karşın bu kadar karışık ve problemli değildi.
.Eskiden nedenini bilmeden sıkılıp dert ettiğim mefhumlar şimdi kafamı
daha bir bilinçli kurcalayıp kafamdaki tilkilerin sayısını ve hareketliliğini
artırıyorlar. Hayattan öğrendiklerime yeni bir şeyler eklendi bu günlerde.
Bildiğim her şey aleyhime. Adeta bir savcı gibi her gün aleyhime delil
toplamakla geçiyor günlerim. Yeni bir takım şeyler öğrendikçe hayatla
aramdaki mesafe kocaman bir yarık olmaya başlıyor. Gene hayattan öğrendiğim
ama biraz hırstan yoksun felsefem gereği yarık büyüdükçe onu aşma, karşıya
geçme isteğim artıyor gibi görünse de; onu aşma konusundaki gerekliliği
sorgular oldum bu günlerde.
Nedenler kafamı kurcalarken felsefe, sosyoloji ve bilim gibi kavramların
hazır çözüm diye sunduğu kalıplar gittikçe silinmeye dolayısıyla yanlış
yaptığımı bile bile bu kabil kavramları daha az önemsememe yol açıyor.
Gene bu duruma çare olacak şey bence problemin kendisinden geçiyor ya
; oda problemin doğru teşhisini gerektirmekte. Ben sanırım o teşhisten
yana yapmıyorum tercihimi. Ve yine aynı doğrultuda harcamak yaşamsal
enerjimi nedense bana zül gelmeye başladı bu günlerde. İtiraf etmek
gerekirse bu hoşlandığım ve pekte alışık olduğum bir ruh hali değil.
Eskiden beridir hakkında söz söylemek istediğim konular, favori kavramlarım
hatta ideolojimin temel olmasa da üst yapıdaki bir takım yaptırımları
bile, yaptırım olmaktan ziyade eski birer anı gibiler hafızamda. Yapılan
eksik, gedik işlerin ah-ı, vah ı yerine tam dediğim ve hatta bazı gurur
duymuş olduğum işleri bile yeniden gözden geçirme isteği ; ve sonra
bunan harcanan zamana ve enerjiye acınarak geçen kısa bir değerlendirme
süreci.
Hayatımdaki olması gereken yada olmayan şeyin aslında bir eksiklik yada
boşluk olduğu kanısında değilim. Daha çok olanların dozunda bir problem
var sanıyorum. Yokluğun çoğu bir tek aşkta vardır zaten. Yoksa yoktur
; varsa vardır. Ama mevcudun azlığı sıkıntı yaratabilir pekalada. Kaybedilmişlerden
daha acı olan kazanılamamışlar var hayatımda hep. Ve belki de ömrümde
sadece bu dönemde en az; hatta neredeyse hiç istemiyorum büyük sözler
etmeyi. Zaman zaman iddiacı yapımın bir takım altyapı eksiklikleri sonucu
bazı konularda beni soktuğu sıkıntı hallerinin bir neticesi de değil
bu durum. Ama bildiklerimin ışığında bu durumda ya eskisi gibi bir yadsıma
veya bilmiyorum işte yahu diyememek sorumluluğunu yüklemesi bildiklerimin
; bir yığın gibi çullanıp ruhumun üzerine düşüncelerimin bir kekemenin
cümlelerine benzemesini sağlıyorlar.
Neticesinde eskiden koyu gri bir şafağa gebe diye kendimi avuttuğum
sıkıntılı akşamlarım ve gecelerim şimdi daha bir düşünceli. Ama neticesinde
fikren daha bir verimsiz geçmekte. Otuz ikinci baharımın sonlarına doğru
geldiğim yer; henüz bir yer düşlememiş olsam da ,olmayı düşleyeceğim
hatta gelmiş olmaya razı bile olabileceğim bir yer gibi görünmüyor bana
hiç. Yol göstereni beğenmeyecek kadar biliyor olmak, ama yolu tek başına
bulamayacak kadarda cahilce davranmak kurgusunu kafamdan geçirirken
; ne içtiğim sigaranın markasını değiştirmek ne de eşin dostun tavsiyesi
yaramıyor bana bir türlü.
Geçen gün, galiba sıkıntı kelimesinin anlamını öğreniyor hayat bana
diye geçti içimden. Ama değildi, zira bilirdim eskiden beri anlamını
o kelimenin ben. On altıncı yaşımın kış ortasın da tıpkı pencereden
her baktığımda gözüme biraz daha azametli görünen bir dağ gibi ;her
akşam eve dönen babam daha kırk dördünde, üçüncü kalp enfarktüsüne yenik
düşmemişimiydi. Ve ben Erkin babanın "Yoldan geçenler var da her
akşam gelenler nerede " nakaratını o gün gerçekten anlamış mıydım.
Daha onu bir babanın dışında bir insan olarak gerçekten tanıyamadan,
sevemeden, uzlaşamadan; daha gerçek bir fikir ayrılığı yada kuşak çatışması
bile yaşayamadan göçüp gitmemiş miydi. Ve gidişinden, olmayışından ve
artık asla olamayacağından çok bunlara üzülmemiş miydim ben. Peşi sıra
gelen dönemde bin bir türlü sıkıntının, hem de göğüs germe gereğinden
bihaber biçimde tam ortasında bulmamış mıydım kendimi.
On yedi yaşımın problemlerine yirmi üçümde vakıf olup yirmi beşimde
zaman aşımıyla kurtulmamış mıydım onlardan. Yaşantım tıpkı okul öncesi
okuma yazma öğrenmiş bir çocuğun birinci sınıf sıkıntı ve ilgisizliğine
benzer bir durum arz ediyor hep. Erken demek için çok erken oluyor ya
;yada geç demek için artık çok geç. Halbuki diğer konularda zamanlama
problemi yaşamazken; neden tercihler, atılımlar, kararlar yada aşk ta
hep bunu yaşıyorum ? Gerçi zamanlama gösterilecek bunun dışında ne kaldı
ki dediğinizi duyar gibiyim. Ama var bir şeyler daha inanın bana. Yada
ben varolduğuna inanıyorum. Hayatımı futbolla kıyasladığımda ki bence
bu çok benzeş olacak; hep doksanıncı dakika golleriyle kazandım maçı
ya da beraberliği. Ama artık yeter . Devre arasına en azından bir sıfır
önde girmek istiyorum bundan böyle. Bunun için gereken ne mi ? İnanın
bilmiyorum ama inanın bulacağım .
|
|