Beni karşılar mısın? Ankara'dan geliyorum.. Vapurla!

Zaman içinde yitirilmiş herkese…

Sevgili……………

Biliyorum şaşırdın. Hiç beklememekten de öte bir şey bu değil mi? Hiç aklında değilken, hiç tanışmadığın bir insandan farkım kalmamışken tekrar karşına çıkıyorum. Şu an yüzünü görmeyi ne kadar isterdim! Yine kızarıyor mu yanakların heyecanlanınca?

Aslına bakarsan ben de şaşkınım. Dün zamanın örümcek ağlarıyla kaplanmış tavan arasında gezinirken ayağıma dolanıverdi seninle paylaştıklarımız. Sendeledim. Zihnimin bugüne ait o gerçek yönü olmasa yuvarlanacaktım. Ona tutunmasam kim bilir şimdi ne halde olurdum? Her neyse… Bu toz toprak içinde, bu ölü anlar cehenneminde şu anın iskemlesine oturup tek tek elden geçirdim unutulmuşları. Kimi gülerek… Kimi ağlayarak. Ve içimdeki pişmanlık yargıcı kalemini kırdı yıllar süren davanın sonunda.

Biliyorum anlamadın. Çünkü sen hiç pişmanlık duymazsın. Bu, şimdilerde öyle büyük bir erdem ki! “Her şey o zamana aitti: hareketlerim, düşüncelerim… O yüzden şimdi pişmanlık duymanın anlamı yok!” modası aldı başını gidiyor.Var, şimdi pişmanlık duymanın anlamı var! Pişmanlık duyacak bir şeyler yapmamış olsaydık şimdi beraber olmaz mıydık? Birbirimizi aramaz mıydık? Bir selam vermek bu kadar ağır mı gelirdi bize?

Bırak haydi bunları… Söyle bakalım nasılsın? Neler yapıyorsun görüşmeyeli? Evlendin mi? Belki çocukların bile vardır. Ben evlenmedim. Biliyorsun işte, bir ele avuca sığmaz yönüm var benim… Biraz hercai, biraz çapkın, biraz hüzünlü… Biraz yalnızlığı seven. Hayır, bir sevgilim de yok! En büyük eğlencem akşamları dostlarla bir araya gelip birkaç kadeh bir şeyler içmek, sonra eve dönüp düşlerimi yazmak. Yazmak… Hâlâ yazıyorum! İnadına yazıyorum… Bu zor zamana yazıyorum… Yaşama karşın yazıyorum. Sen de yazıyor musun? Hatırlıyorum, o zamanlar birbirimize heyecanla okurduk yazdıklarımızı. Çok iç açıcı şeyler değildi kalemimizden dökülenler. Çocuk-gençliğimizin vazgeçilmez aksesuarı kara gözlüklerle bakardık dünyaya… Yine de elimde kalan bir iki karalamaya bakıp sana şöyle diyebilirim; ne kadar karanlık görünürse görünsün sevimli şeylermiş yazdıklarımız. Bazısı inanç, bazısı hüzün kokuyor. Birbirimize yazdıklarımız… Sevgililerimize yazdık­larımız…

...

Görüşüyor musun kimseyle? Hani eski okul arkadaşları toplan­tıları olur… Katılıyor musun onlara? Katılıyorsan eğer herkese benden selam söyle…

...

Eski evlerimiz, sokaklarımız değişti artık. Yeni caddeler, mahalleler geçiyor kiminin üzerinden, yeni insanlar oturuyor kimilerinde… Belki bizden bir kaç yıl sonra doğmuş bir nesil geçiyor o sokaklardan. Sordum hiçbiri çocuk-gençliğime rastlamamış… İnanmıyorsun değil mi? Ama ben gerçekten sordum. Tuhaf tuhaf baktılar yüzüme… “Yok teyze, buralardan öyle bir şey geçmedi” Teyze? Ben mi? Hem neyi fark ettim biliyor musun, yeni bir mafya türü oluşmuş galiba… Sokakları parsellemiş bu yeni nesil. Bize yer bırakmamışlar. Sanıyorum o yüzden böyle davrandılar bana. Halbuki bilseler neler yaşamıştık biz… Ne aşklar, ne dostluklar, ne kavgalar, ne ayrılıklar, ne barışmalar… Bilseler…

...

Fotoğraflar… Tek kanıt bu, yaşanmışlara dair! Sokakları geri alabiliriz belki onları göstererek! Ya evlerimiz? Bizi içeri alırlar mı dersin? “Burada biz oturuyorduk. Bakın şu köşedeydi benim yatağım, bu pencerede içmiştim gizli gizli ilk sigaramı… Annem ilk tokadını antrenizde atmıştı bana…” Evlerimizi, odalarımızı geri alabilir miyiz dersin? İlk sigaralarımızı, ilk tokatlarımızı… İlk…

...

Mektuplarım sana geliyordu! Evet, evet… O uzak şehirdeki sevgilim senin adresine atıyordu zarfları. Bizimkiler duysa öldürürlerdi beni! Çok yakışıklı bir gençti, hatırlıyor musun? Ne üzülmüştüm son mektubu geldiğinde… “Sen en iyiye layıksın!” diyordu. O zamanlar hissediyor ama anlamıyordum, en iyiye layık olmak ne demektir? Öğrendikten sonra ben de defalarca oynadım bu söz oyununu. Çok üzülmüştüm evet; yaklaşık iki hafta sonra onu unutabilmek için yeni bir sevgili bulmuştum kendime… Henüz 14 yaşındaydık!

...

Yatıyordun… Hiç kımıldamadan yatman gerekiyordu. Ne olduğunu doktorlar bile anlamamıştı. İstanbul ayırmıştı bizi… Birkaç mektuptu dostluğa geri kalan. Döndüğünde uzaktın. Elimi uzattım… Yatıyordun. Kalkmaman gerekiyordu. Anlamıyordum. Sana Nazım’ın şiirlerini okumuştum, bacaklarımdan utandığım için karşındaki yatağa uzanarak! Ben yürüyor, koşuyordum… Senin için dışarıda bir hayat akıp gidiyordu. Ben de o hayatla akıp gidiyordum. Yanında utanıyordum. Bana baktığında çığlığını duyuyordum “neden” diye soran… Bir daha gelemedim evinize… Şiirleri sana bıraktım… Bir daha dönmedim!

...

Fotoğrafımı yaktığını söylemiştin bana… Ağladığını. Bir türlü affedememiştin beni. Ne yapmıştım? Nasıl kırmıştım seni, bilmiyorum. Çocuk yüreğimizle sevmiştik… Çocukça sevmiştik. Ben bir oyun oynuyordum; hep sen ebe oluyordun. Sanırım bu üzdü seni. Hep kovalamak, kovalamak… Bir gün yakalanıverdim sana ve ben ebe oldum. Mutlu oldun mu?

...

Yıllar sonra o küçük kasabada karşılaştık seninle… Bir deli nehir geçiyordu kasabanın ortasından. Yağmurun altında sanki yıllardır berabermişiz, o kadar yakınmışız gibi elimi tutup beni boş bir hana götürdün. Minik penceresinden sarmaş dolaş yağmuru seyrettik saatlerce. “Hoş geldin evine!” dedin. O kasaba benim oldu. Aylarca, yıllarca bir sevdayı sürüdük peşimizden. Büyüktü! Yaşımızdan, başımızdan büyüktü. Boyumuzu aşmıştı. O sevgiyi nasıl da cömertçe harcadık, tek bir “hoşça kal” için…

...

Düğüm düğüm olmuş bu tozlu anılar yumağını açarken nelere rastladım bir bilsen… Tüm Ankara’ya artık büyüdüğümüzü kanıtlamak için ilk defa okuldan kaçıp Gençlik Parkı’na gittiğimiz günlere, intihar eden arkadaşlarımıza, türkülere, baba öğütlerine, başka şehirlerden okumak için gelip burada parasızlık çeken arkadaşlarımıza tüm harçlığımızı verip parasız kaldığımız, eve yürüyerek döndüğümüz akşamlara, ilk evlenme teklifine, kıskanç bakışlara, küçük yalanlara, kantin köşelerinde duman duman yakılan devrimci ağıtlarına, yanlış tanıyanlara, kendini yanlış tanıtanlara, evli sevgililere, evsiz sevgililere, inançları uğruna savaşırken ölen sevgili Önder’e (Neden Önder neden? Hâlâ burnumun direği sızlıyor seni düşündükçe…), inançlarını savunamayıp hayata yenik düşenlere, bir hiç uğruna biten dostluklara, zoraki yaşatılmak istenenlere, tekrar tekrar hortlayıp çocukluğun intikamını almaya çalışanlara, sırtımızda çürüyen yağmurlara, her seferinde âşık eden ilkbaharlara, mehtaplı bir Bodrum akşamına, Antalya’da midem ağrıyor diye her akşam bana süt ısıtan Banu’ya, siyah bir kedinin ardından yıllarca dökülmüş gözyaşlarına, karşı penceredeki delikanlıya, 8 ay boyunca her gece beni ter içinde uyandıran kâbuslarıma, babaannemin şekerli makarnasına, halamın kaplumbağasına, yaşadığı kısacık zaman içinde en büyük dostum olan Barış’a, Ordu’da eski mahallede kalmış evimize, Nizam Dayı’mın her şeye inat uzun saçlarına, Samsun’a; Sezen Teyze’me, üstünde kaç kere namazını bozduğum Zaydeannemin seccadesine, Şişman Dede’min fötr şapkasına, bir türlü bitirilememiş öykülere, hiç oynayamadığım rollere, hiç çıkamadığım sahnelere, uykusuz gecelere, uyuyarak geçirdiğim günlere, “Mon Amour, Mon Ami” ye…

Hiç yaralanmamış yüreğime rastladım en garibi… Orada öyle duruyordu. Hiç yalan tanımamış yüreğim… Ah, yüreğim, sevmeyi erdem bilen yüreğim… Korkusuz, çocuk, haşarı yüreğim…

İnanması zor tüm bunlara biliyorum. Belki de aklımı kaçırdığımı düşünüyorsun. Ne olur bir kere de ben aklımı kaçırmış olsam gerçekten… Akıllı ve dokunulmaz olmak bak nerelere getirdi bizi… Sen yoksun, ben yokum. Kimi ölenler, kimi uzak kentlere gidenler, kimi buradayken uzakta olanlar…

Bir ses ver bana. Sadece sesini duyayım yeter. Bir gülümse… Değdi diyecek o küçücük dudak kıvrımın tüm yaşananlara! Biraz cesaret… Orada mısın? Doğru! Korkulacak şey yıllar sonra birdenbire böyle karşılaşmak… Bize korkmayı öğretti zaman. Her harekete bir isim takıyoruz artık. Anlıyorum seni. Madem sen çekiniyorsun, o halde ben yıkıyorum bu lanet korku duvarını…

Beni karşılar mısın peki? Ankara’dan geliyorum… vapurla!

Yeniler

Mahir Demir
Motivasyonun Sürekliliği

Leader
Gerçek nedir?

Elif Bengü
Eski gül lokantası

Uğur Koşar
Hayat Bir Oyundur

Erdem
Zihin Haritalama Tekniği

Mahir Demir
Yeni Hayat Temizlik ve Kimlik

Erol Şimşek
Kayb-olmuşum

Efe Özikiz
Açım

Dilek Çakır
Bazen

Aytuğ
Adamak

Barış
Güç nereden

Angel
İstek

Sultan Sofia
Eş ruhum

Ömer Aral
Karikatürleri Bush çizdi!
Yaşam bilimi adıyla geçen ayurveda ile ilgili neler biliyorsunuz?

Zayıflamak ve sağlıklı bir yaşam için detoks diyeti yapın.