Gitmeseydi ölecektim

Kapının çalışıyla kendime geliyorum. Portakal tuhaf bir önseziyle miyavlayarak ayaklarıma sürtünmeye başlıyor. Elimdeki bardağı telaşla koltuğun üstünde duran eski yüzlü hint işi minderin arkasına saklıyorum. Gözlerimi ellerimle, ellerimi kotumla silip Portakal’ı kucağıma alıyorum. Yanağımı ısırıyor. Hay Allah. Anladı mı ne? Hiç böyle yapmazdı. Patilerini yüzüme sürüyor. Miyavlıyor. Huzursuz. Hem de çok. Atlayıp kapının önüne gidiyor.

Kapı ısrarla çalmaya devam ediyor. Kim acaba? Açmayacağım. Her şey berbat olur çünkü. Her şey biter. Hoş kapıyı açmasam hepten bitecek ya… Gülüyorum. Ani bir kararla gidip açıyorum lânet olası kapıyı. Portakal dışarı fırlıyor. Ben donup kalıyorum.

“Merhaba…” diyor. Elinde koca bir buket sarı gül.
Yüzümden, ellerimden, sırtımdan ter boşanıyor.

Şimdi olmaz, hayır… Bu kadar çabuk değil.

“Ne o? Beni hatırlamadın mı yoksa?”

Hareket et deli kız. Hareket et!

Buz tutmuş, yüzüne bakıyorum. O burada! Tanrım!

“Beni içeri almayacak mısın? Söylesene, iyi misin sen?”

Elini uzatıyor. Işte sihirli hareket! Birden ayılıyorum. Kenara çekiliyorum. O bildik kokusuyla içeri doluyor. Kapıyı kapatıyorum. Dönüp yüzüme bakıyor. Başımı eğiyorum.

“Evet, sende bir şeyler var. Hasta mısın yoksa?”

Yatak odasında yanan mumların aksini farkediyor, küçük aranın duvarına vuran.

“Yanlış bir zamanda gelmedim umarım…”

Telâşla başımı sallıyorum. Dilimin üzerini kaplayan pas giderek artıyor.

İlk belirtiler bunlar mı? Hareket edememek, konuşamamak, dildeki pas… Ve belki de hayal görmek?

“ Sevindim. Seninle konuşacaklarım var çünkü. Ama önce senin şu açık nes’lerinden bir fincan istiyorum. İnan bana onu bile özledim…”

Bunları söylerken fütursuzca salona giriyor. Salon darmadağın. Yerde izmarit dolu kül tablaları, boş şarap ve bira şişeleri, resim ve öykü karalamalarıyla dolu bir sürü kağıt parçası. Dün giydiğim etek. Öğle yemeğinin artıklarıyla dolu tabaklar. Portakal’ın yere dökülmüş bisküileri. Portakal’ın üzerinde uyuduğu eski hırkam. Portakal’ın yosun tutmuş su kasesi. Battaniye. Yüzsüz bir yastık. Açık bırakılmış ve sürekli meşgul sinyali veren telefon. Dergiler. Birlikte çektirdiğimiz güler yüzlü fotoğraflar. Yarısı raydan çıkmış tül. Bir de eski bir dost; bez bebeğim Pakize Usul!

Hayretle dönüp bana bakıyor. Ben onun gözlerindeki soruyu anlıyorum. Ama o benim yanıtımı duymuyor.

Duymamalı. Ha gayret. O gidecek. Sen biteceksin!

Hızla yanımdan geçip odama, eski odamıza gidiyor. Mumlar. Mumlar. Bir mabede çevrilmiş odanın kapısında duruyor. Aynanın önü karmakarışık. Açık bırakılmış rujlar, yarısı yere dökülmüş temizleme sütü. Aynanın üzerine dudak kalemiyle yazılmış ve sonra silinmeye çalışıldığı için okunmaz hale gelmiş bir yazı. Dağınık bir yatak. Gardroptan yerlere dökülmüş, etrafa saçılmış elbiseler, pantolonlar, bluzlar… Yatağın yanında iki bira şişesi.

Dönüyor. Hızla mutfağa gidiyor. Işığı açıyor. Mutfak karmakarışık. Uzun süredir yıkanmayan tabaklar, çatallar, bıçaklar, bardaklar… Üzerine defalarca yemek taşırılmış ocak.

Anlamıyor… Anlayamaz. Anlamamalı!

“Ne oluyor burada?”

Sesinde öfke dolu bir korku sezinliyorum. Dönüp mutfak penceresinin önünde duruyor. Öfkesini dizginlemeye çalıştığı her seferki gibi. Portakal dışarıdan ona bakıyor. Aniden dönüyor bana.

“Tüm bunların bir açıklaması var değil mi?”

Ellerim öyle titriyor ki… Sanırım anlayacak. Başım dönüyor. Ense kökümden başlayan ağrı birazdan olacakların habercisi sanki… Haydi kızım, gayret et. Konuş onunla. Defet şu herifi. Gitsin.

Zorla konuşuyorum. Sesim önce fısıldıyor, sonra dökülüveriyor ağzımdan yere…

“ Bunlar seni… Bunlar seni ilgilendirmez!”

Şaşırıyor. Bunları söyleyen ben miyim?

Gerçekten ben miyim?

“ Ama sevgilim…”

Sevgilim? Ne oluyor bu adama böyle?

Bu bir hayal! Zihnim oyun oynuyor bana… Eminim… Eminim bundan!

“ Bir… Biraz rahatsızım da birkaç gündür.”

Her şey normale dönüyor… En başa… Baştaki ona, sondaki bana…

Masanın üzerinden kenarı kırık vazoyu alıyor. İçine su dolduruyor. Yanımdan geçip salonda elinden düşürdüğü çiçekleri yerden alıyor. Tekrar mutfağa gidiyor. Çiçeklerin kağıdını açıyor. Bıçağı alıp önce köklerinden biraz, sonra da buketi tutan ipi kesiyor, çiçekler esaretten kurtulmuşcasına çoğalıyor elinde. Zorla vazoya sokmaya çalışıyor. Hareketleniyorum. O geldiğinden beri ilk defa… Elinden alıyorum çiçekleri. Yarıya bölüyorum. Ellerim titriyor. Yarısı vazoya… Diğer yarısını da birer ikişer önceden koyduğum çiçeklerin arasına yerleştiriyorum. Ellerim hâlâ titriyor. Elimdeki çiçekler bitince vazoyu tekrar masanın orta yerine koyuyorum. Yaprakların yarısı yerde… Gözlerim yaşarıyor…

Lütfen. Biraz daha zaman. Yalvarırım güçlü ol!

Beni sanki bir ritüeli izlermişçesine takip ediyor gözleriyle. Sonra sarılıyor. Önce yumuşak… Tüm bedenimi sarıyor titreme. İyice kavrıyor beni.

Beni anlamıyor.

“ Seni çok özledim. İnan çok özledim.”

Yutkunuyorum. Koca bir düğüm geçiyor boğazımdan. Ellerim iki yanımda öyle sallanıyor.

“Bu değil dedim kendi kendime bu sabah uyanınca. İstediğim bu değil. Ben… Ben… Bak, bana biraz zaman tanırsan her şey düzelir. Biliyorum. Seni çok kırdım. Eşeklik ettim… Ama… inan seni seviyorum. Öyleymiş yani. Bunu ben bile yeni anladım. Sana nasıl gösterebilirdim ki?”

Bayılmak üzereyim. Midem… Midem kalkıyor!

“ Her şeye yeniden, en baştan başlayacağız, tamam mı? Artık kuru gürültü yok. Yalan yok. Çaba var. Duyuyor musun? Bak Portakal bile sevindi bu işe…”

Zorla gözlerimi aralıyorum. Başımı pencereden yana çeviriyorum. Portakal iyice huzursuz. Bana bakıp miyavlayarak bir aşağı bir yukarı gidip geliyor. Canım benim. Benim için kaygılanıyor. Başımı ondan yana çeviriyorum bu sefer. Gülümsüyor. Öyle masum ki bu gülümseyiş. Ilk tanıştığımızdaki gibi… Sonraları bu gülümsemeyi esirgiyor benden. Esirgediği birçok şeyin yanında. Fakir bırakıyor beni. Rahat uykuları esirgiyor, anlamayı, anlatmayı, ayrı geçirilmiş anların asıl birlikteliğini, birlikteyken susabilmeyi, gururlu değil onurlu bir ilişkiyi… Esirgiyor.

Öyle masum ve kendinden öyle emin ki…

Artık bitiyor. Işığı sönüyor ruhumun. Karanlıkta kalıyorum. Zorlukla konuşuyorum bu sefer. Gülümseyerek…

“Defol!”

Anlamıyor. Yine anlamıyor!

“ Ama…”

Kollarından sıyrılıyorum. Zorlukla ayakta duruyorum.

Ayakta duruyorum!

“ Beni duydun. Sana defol dedim.”

Bembeyaz kesiliyor. Yumruklarının hışırtısını duyuyor kulaklarım. Tam bir şey söyleyecekken vazgeçiyor. Elini uzatıyor. Yüzümü son bir gayretle çeviriyorum.

İlk defa… İlk defa anlıyor.

Çıkıp gidiyor.

Ölüyorum. Onun gidişiyle son geliyor.

Portakal pencerede delirmiş.

Pencereyi açıp onu içeri alıyorum. Kucağımda gergin, kaskatı öyle yüzüme bakıyor. Patilerini yüzüme uzatıyor. Gülümsüyorum.

Birlikte önce odaya gidiyoruz. Karanlığımda el yordamı ilerliyorum. Mumlara yaklaşınca üfleyip söndürüyorum.

Salona gidip zorlukla telefonun düğmesine basıyorum. Numaraları tuşluyorum. 3…2…7… 5…

“ Hay deli kız. Neden yaptın bunu? Haber vermeseydin, biraz daha geç kalsaydın ne olurdu biliyor musun?”

Acilin ilaç ve kan kokan, iniltilerle, bağırışmalarla dolu odasında, kolumda serum, ayak ucumda hemşire, yanıbaşımda ağlayıp duran kadına bakıyorum.

“ Biliyorum. Gitmeseydi ölecektim!”

Yeniler

Mahir Demir
Motivasyonun Sürekliliği

Leader
Gerçek nedir?

Elif Bengü
Eski gül lokantası

Uğur Koşar
Hayat Bir Oyundur

Erdem
Zihin Haritalama Tekniği

Mahir Demir
Yeni Hayat Temizlik ve Kimlik

Erol Şimşek
Kayb-olmuşum

Efe Özikiz
Açım

Dilek Çakır
Bazen

Aytuğ
Adamak

Barış
Güç nereden

Angel
İstek

Sultan Sofia
Eş ruhum

Ömer Aral
Karikatürleri Bush çizdi!
Yaşam bilimi adıyla geçen ayurveda ile ilgili neler biliyorsunuz?

Zayıflamak ve sağlıklı bir yaşam için detoks diyeti yapın.